Yemekler yenmiş, bulaşıklar ortadan kalkmıştı. Ocağa çayı koydu, davlumbazın sarı ışığını yaktı ve mutfak masasına oturdu. Çay demlenene kadar zihnindeki karmaşaya ara vermek istemişti ama düşünceler, kapıyı çalmadan içeri giren davetsiz misafirler gibiydi.
Gözü yine dolaplara takıldı. Alt dolaplar yeni modeldi; üst dolaplar ise eski, vernikli ahşap… Ev sahibinin gücü ancak yarısına yetmişti belli ki. Duvarlar yeni duvar kâğıdıyla kaplıydı ama pencereler hâlâ eski ahşaptı. Tuhaf bir zıtlık… Ama rahatsız edici değil. Sanki eski ve yeni, aynı evde susarak anlaşmış gibiydi.
Bir an durdu ve çocukluğuna gitti. Kendi çocukluğunda her şey tam mıydı? Hayır. İstediği o ayakkabı aylarca alınmamış, bazen defterinin son yapraklarını silip tekrar yazmıştı. Ama o zamanlar bu bir “mahrumiyet” gibi gelmezdi; hayatın doğal akışı buydu. Bir şeyin eksik olması, onu elde etmek için kurulan hayali ve verilen emeği beslerdi

Şimdiki çocukları düşündü, her şeyi önlerine serilen, “yok” kelimesiyle tanışmayan o kuşağı… Verilmeyene odaklı, olmayanı isteyen, sahip olduklarının tadına bakmadan bir sonrakine acıkan bir nesil. Acaba biz mi hata yapmıştık? Onları hayata hazırlarken “her şeye sahip olma” illüzyonuna mı hapsetmiştik?
Ev ona bir şey fısıldıyordu sanki: Sahip oldukların var. Sahip olmadıkların var. Sahip olacakların var. Ve belki de hiç sahip olamayacakların…
Her şey tamamen yeni olmak zorunda değildi. Eski ahşap dolap kim bilir ne çok anı taşımıştı; yeni alt dolap ise sessizce “Hayat devam ediyor,” diyordu. Oysa o, ne geçmişten çıkabiliyordu ne de anda kalabiliyordu. Zihni sürekli aynı soruların içinde dönüyordu: “Şöyle davransam değişir miydi? O cümleyi kurmasaydım hayatım başka bir yere mi akardı?”
Sürekli verilmeyene odaklanıyor, olanı değil olmayanı büyütüyordu. Camdan dışarıya bakışları, giriş katta oturuyordu ve perdeleri hep kapalı tutmak zorundaydı. Gökyüzünü izlemeyi sevse de erkenden perdeleri çekmek canını sıkıyordu. Üst kattakilerin perdeleri açıktı. “Ne büyük lüks,” diye geçirdi içinden.
Sonra bir an durdu. “Bunu ben seçtim,” diye geçirdi içinden. Kimse onu zorla bu eve yerleştirmemişti ki. İşte yine olmayana takılmış, kendi seçimlerini görmezden gelmişti.
Hayat onu nasıl da eğitiyordu. İnsanın elindeki imkânlarla neler inşa edebildiğini görmesi de bir eğitim değil miydi? Hayat böyleydi. Her istediğinin bir parmak şıklatmasıyla önünde bittiği hayali bir dünyada değil, bazen eksiklerin, bazen eskilerin, bazen de zorlayıcı gerçeklerin içinde doğru tepkiler vererek yolunu bulabilmekti. İnsan, kendi zirvesine elleri cebinde, dikensiz yollardan yürüyerek ulaşamıyordu. Pencereden bakarken bir eşiği geçercesine anlamıştı bunu.
Kendi kızını düşündü sonra. İki minik gözdeki o masum merakı… Onu da bu bilinçle yetiştirmeliydi. Ona dünyaları sunarak değil, bazen beklemeyi öğreterek; her şeyi hemen alarak değil, bazen özlemeyi ve sabretmeyi keşfettirerek… Hatta bazen o çok istenen şeyin “olmayışının” kötü olmadığını fark etmesini sağlayarak… Kısıtlı imkanlarla, elindekilerle neler yapabileceğini keşfetmesini sağlayarak…
Başını kaldırdığında dolapların farklılığı artık gözüne batmıyordu. Boyayabilirdi, zamanla değiştirebilirdi; gerekirse evi de değiştirebilirdi. Ama şimdi en iyisi buydu.
“Var olanı fark etmek gerek,” diye düşündü. “Ve şükretmek. Bazen de bazı şeylere hiç sahip olmamak gerek.” Her şeyi istemek insanı yoruyordu. Zemine uzananlar düşmezdi; hayatı en dipten, en temelden kabul edenler, hayal kırıklığına uğramazdı.
Tam o sırada kızının sesiyle irkildi. İki minik göz, masum bir gülümseme ve sıcacık bir sarılma… Bütün o karmaşık düşünceler bir anda dağıldı. Zihninde sadece bir eğitimin en temel kuralı ve bir ömrün en büyük dersi kaldı: “Çok şükür.
Bir yanıt yazın